YAZMAK ve YAZAMAMAK ARASINDAKİ İNCE PERDE!.. (Biraz Hasbıhal, Biraz Nostalji, Biraz da Özeleştiri!..) Muhsin AKIL

0
204

 

Muhsin AKIL

Değerli okuyucularım; geçmişte günlük yazdığım gazetede bazen yazılarıma (elimde olmayan sebeplerden dolayı) ara vermek zorunda kalıyordum. Şimdi de öyle oldu; yine bazı özel sebepler (hastane, tedaviler vs.) nedeniyle sizlerden bir süre de olsa uzak kaldık.

Bu kısa bir süre içinde bile olsa dünyada olaylar öyle hızlı gelişiyor adeta dünyanın kaderi değişiyor. Zaman su misali bazen düzüne bazen tersine akıyor… Olaylar bazen çalkantılı-gürültülü, bazen sessiz ve sakin, bazen de akıl-mantığın alamayacağı bir şekilde gelişiyor… Öyle anlar oluyor ki saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri, saatler günleri, günler ayları tutmuyor…

Aslında sizlerden uzak kaldığımız bu kısa içinde ‘Türkiye’de ve Dünya’da Neler Olup-Bittiği’ konusu üzerine bir yazı yazmaktı. Fakat benim tercihim hasbıhal tadında bir yazı olsun istedim. O yüzden bu yazımın başlığı “Biraz Hasbıhal, Biraz Nostalji ve Biraz da Özeleştiri!” oldu.

Aynı zamanda bugünkü yazımın konusu içinde yazarlık ve yazarlar, biraz da yazılanların eleştirel boyutu üzerinde de duracağım. Tabi ki önce iğneyi kendimize batırarak! Çünkü ‘özeleştiri’ dedik ya… Zaten de yazımın başlangıcında öyle yaptım. Elbet ki önce iğneyi kendimize batırmalıyız ki nasıl olsa çuvaldız elimizde batıracak bir yer buluruz! Bir yazar, bir konu, bir olay vs… İğneyi kendisine batırmayacak kadar korkak yazarlarımız olduğunu az-çok hepimiz biliyoruz.

Aslında günümüzde teknoloji o kadar çok ilerledi ki… İnternet, sosyal medya vs… İnanın okuyucular gündemi biz gazeteci ve yazarlardan çok daha iyi takip ediyorlar ve olaylara çok daha iyi bakıyorlar…

Yazar ve okuyucu diyaloğu da bir o kadar önemlidir. Yine geçmişte bir yazımda aynen şöyle demiştim:

“Türkiye gazete ve kitap okumada dünya standartlarını yakalayamadı. Fakat internet çıktı bu durum değişti! Facebook, Twetteer gibi sosyal paylaşım alanları savaş alanlarına döndü! Okuyucu gazete ve kitap okuyup da ne yapsın?! Her şeyi anında öğrenebiliyor. Açıyor bilgisayarını bir dokunuşla en duayen yazarın iflahını kesebiliyor! Nefes bile aldırtmıyor! Öyle bir dokunuyor ki malûm yazar ne yapacağını şaşırıyor! Bu sefer yenilgiyi hazmedemeyip egosuna sığınıyor! Egosu tapınağı ya! Onu kurtaracak ya! Okuyucu ne yapıyor?! Onu saklandığı ego deliğinden bulup çıkartıyor! Yazar Pes etmiyor! Direniyor okuyucusuna karşı! Okuyucuya tepeden bakmanın cezası bu olsa gerek demiyor! Ruh çıkar huy çıkmaz! Direnmeye devam..! Fildişi kulelerden ahkâm kesmek kolay! Halktan biri gibi ve diyalog içinde, hoş-sohbet ile yazmak varken halâ bu inat niye?! İyi de düğün değil bayram değil ‘bu sözler de neyin nesi?’ diyenlerimiz için de vardır bu işte bir hikmet diyorum! Yarası olan yazarlarımız gocunur! Benim yaram var ki gocunup-yazmışım! O yüzden iğneyi önce kendime batırıyorum..!

Biz yazarların eleştiriye tahammülleri yoktur! Her şeyi biliriz! Mangalda kül bırakmayız! Yeter ki okunalım!.. İyi de zeki bir okuyucunun Fatiha’sına bile tahammülümüz yoktur! Oysaki (namaz kılanlarımız iyi bilirler)  Fatiha’yı anlayıp-sindiren iyi bir yazar ‘Sırat-ı Müstakim –dosdoğru yol-‘ üzerinde yazar! Ayrıca her nedense Fatiha hep öldükten sonra (merhumların arkasından) okunur! Oysa ki asıl daha sağken okunmalı..! Yazar, egosunun esiri olmaktan kurtulabilirse kendi gerçeğini dikiz aynasından görebilir! Yazar, okuyucusuna tepeden bakmayı bıraktığı anda gerçekten ‘yazar’ olduğunun farkına varır. Yazar, çokbilmişliği ve ukalalığı bıraktığı anda okuyucunun yüreğinde taht kurar. Peki, soruyorum, ülkemizde bu düzeyde kaç yazarımız var?  Belki parmakla gösterilebilecek kadar!..”

Değerli okuyucularım, şimdi diyorum ki “Yazarların dayanılmaz egosuna mutlaka dokunun! Siz dokunduğunuzda yazar ne kadar sizi dikkate alacak ve umursayacak. Bakalım egosunu yenerek size cevap verebilecek mi?!

Yine geçmişte hakkımdaki söylentiler üzerine bir yazı kaleme almıştım. Sivri ve keskin yazılarımdan dolayı beni ‘bir yerin adamı’ olarak suçlayanlar olmuştu. Yıllardır gerek Anayurt gazetesindeki köşe yazılarımda, gerekse internet ortamında yazmış olduğum yazılarda ve kendi özel yayın sitelerimizde bazı iddialarda bulunmuştum. Ve zaman içinde bu iddialarım aynen gerçekleşmişti. (Bu tür şeyleri hatırlatmaktan nefret etsem de konunun önemi gereği örnek vermek için!) Adımız çıktı mı müneccime, kahine, esrarengiz yazara, her şeyi bilen adama artık yakanızı bırakmazlar!

Şu kırk yıl içinde hakkımda neler demediler ki?! Derin devletin, Askerin, MİT’in, Polisin, Jandarmanın vs. birçok yerin adamı olarak ilan ettiler. Bazen sağcı/muhafazakar, bezen ulusalcı/vatansever, bazen milliyetçi/ülkücü, bazen solcu, bazen tarafsız/demokrat, bazen şeriatçı vs. bir sürü sıfatla anıldım! Bazen de akla-hayale gelmedik iftiralar ile itibar kaybı yaşatmak istediler.

Oysaki yıllarca hakkımda söylenen ve yazılıp-çizilenlere aldırmadım, umursamadım ve sabırla kendi yolumda gitmeye çalıştım. Çünkü ben hiçbir partinin, hiçbir siyasi ideolojinin, hiçbir gurubun veya cemaatin, hiçbir kurumun adamı değilim! Ne kadar tarafsız olduğumu söylemem de mutlaka bir tarafın içinde olmak zorundayım! Taraf olmazsanız bertaraf olursunuz! Elbet ki fikirlerimi, düşüncelerimi, davamı(inancımı) ki devletimi, vatanımı ve bayrağımı temsil eden bir siyasi partiyi desteklemem gerekiyordu! Hatta bu birkaç siyasi parti bile olabilirdi. Fakat ben yine de başta AK Parti olmak üzere MHP’yi de şu anda destekliyorum. Bu kadar da açık ve şeffafım. Ne kadar evrensel, bağımsız ve tarafsızım desem de maalesef en büyük zaafım bir yere bağlı olmak! O da Allah, Kur’an, İslâm, Devlet, Millet ve Bayrak..! Evrensel derken düşüncelerim Cihan Şümul…

Bağnaz, yobaz, gerici değilim! Aynı zamanda inanan insanlara bağnaz, yobaz ve gerici diyenlere de karşıyım! Benim bağnazlık, yobazlık ve gericilik anlayışım çok farklıdır. Şeffafım eleştiriye de açığım. Dayatmacı ve baskıcı değilim. Doğru olan her şeyi desteklerim. Yeter ki doğru olsun Yanlış olan her şeyin karşısındayım yeter ki yanlış olsun. Kürt, Türk, Laz, Çerkez, Gürcü, Arap vs. önemli değil yeter ki İNSAN olsun..

Bu konuyu daha netleştirmek için geçmişte yazmış olduğum bir yazımı tırnak içine aldım:

“Fakat benim için düşüncesi, görüşü, inancı, fikirleri, ideolojisi, siyasi partisi, ne olursa olsun birdir/eşittir! Yeter ki bizim inançlarımıza, kutsal değerlerimize, tarihimize, kültürümüze düşman olmasın! Yeter ki vatan haini olmasın! Ve kişinin dili, dini, milleti, milliyeti de önemli değil yeter ki İNSAN olsun… Hz. Ebubekir’in o muhteşem ve tüylerimizi diken diken eden meşhur sözü: “Ya Rabbi benim vücudumu öyle büyüt, öyle büyüt, öyle büyüt ki cehenneme sadece ben sığayım..! …kulların yanmasın..!” Bu söz bana ilham kaynağım oldu ve hayat felsefemin temel taşı oldu ve bu sözden ilham alarak benim de çok önemli bir sözüm oldu. Ve ilk defa burada paylaşıyorum: ” Ya Rabbi benim kalbimi öyle büyüt, öyle büyüt ve öyle büyüt ki herkes girebilsin kalbime ve herkesi sevebileyim. Sana bile bile şirk koşanların dışında, günahkâr olmuş olmamış bütün insanlar kalbime yer edinebilsin ve ben bütün bu insanları sevebileyim. Görüşü, inancı, fikri, ideolojisi, düşüncesi ne olursa olsun yeter ki inançlarımıza, tarihimize, kültürümüze, devletimize, milletimize, bayrağımıza düşmanlık yapmasın ve görüşü, fikri, düşüncesi, ideolojisi ne olursa olsun ‘insanı değerler ölçüsünde’ sevebileyim. Hani milletten, hangi dinden, hangi kültürden olursa olsun yine ‘insanı ve medeni değerler ölçüsünde’ onlara karşı kin, haset, düşmanlık beslemeyeyim. Bu duam üzeri yazıp-çiziyorum. İşte bu yüzden de beni anlayamıyorlar! İlla bir yere yamayacaklar! Bir yerin adamı yapacaklar! Çünkü çevremde sağcı, solcu, islamcı, laz, çerkez, arap vs. her türlü insan var. Her türlü görüşten ve inançtan da insan var. Madem ki benim duam buysa, bu şekilde düşünüyorsam ve bu şekilde etrafıma bakabiliyorsam ve bu duygu ve düşünce atmosferi yazıyorsam suç benim mi?! Benim yazılarımı okuyanlar duygu ve düşüncelerimin derinliğindeki bu olguyu dikkate alırlarsa ancak beni ANLAYABİLİRLER! Yoksa hakkımda her türlü şeyi düşünmeye devam ederler.”

Yine biraz nostalji yaparak 19 Nisan 2012 tarihli Anayurt gazetesinde yazmış olduğum “Duygu ve düşünce atmosferinde jimnastik..!” başlıklı yazımla sizleri baş-başa bırakıyorum.

“Zaman su gibi akıyor… Durdurmaya çalışıyorum durmuyor… Film şeridi değil ki geri de sarmıyor! O yüzden her anı, her saniyeyi, her dakikayı, her saati ve her günü çok iyi değerlendirmek gerek! Geçmişi düşünüp geleceğe bakmak… Geçmişini sorgulamayanların gelecekle ilgili problemleri vardır…  Zamanı ‘zamanında’ çok iyi değerlendirmek lazım.,, …pişmanlık duymadan..!

Edebiyatçı yönüm hep gizemli kaldı! Kalması da iyi oldu! Bir gün gelir şiirlerim, öykülerim, romanlarım da yayınlanır. Gazeteci-Yazar, stratejist, dış politika, istihbarat, gizemli ve derin konular hep ilgi saham olmuştur. Başardım da..! Artık çok yoruldum. Bundan sonra biraz öze ve özele dönmek gerek. Biraz edebiyat ve sanat… Diğerlerini bırakacak mıyım?! Hayır, hayır… Tam aksine eksikliklerim…

İç etkenlere karşı itikat ve akide! Dış etkenlere karşı da felsefe/mantık/psikoloji! O yüzden Psikolojik Savaş ilgi saham olmuştur. Ve uzmanlaştım! Üzerime yoktur da diyebilirim! Biraz abartılı oldu ama idare ettirin! Bu konuda başucu kitabım (yıllar önce defalarca okumuşumdur ve hala da okurum) 2500 yıl önce efsanevi savaş ustası Sun Tzu’nun yazmış olduğu SAVAŞ SANATI..! Yahu, elin Çin’lisi böyle…

İdeolojik saplantılardan, siyasi bağlantılardan, mezhep-meşrep kör bağlığından kurtulalı yıllar oldu. Evrensel düşünüyorum. Çünkü Kur’an ‘evrensel’ mesaj veriyor! Sağcı, solcu, İslâmcı artık farketmiyor benim için! Dürüstlük, doğruluk, insanlık ölçüm olmuştur! Her türlü inanca, fikre ve görüşe saygım vardır. Yeter ki küfretmesinler benim inancıma.. Ben onlara saygı gösterdiğim kadar saygı istiyorum. Gölge etmesinler başka da bir ihsan istemiyorum.

Şayet itikat ve akidem olmasaydı inanın biraz Ömer Hayyam biraz da Neyzen Tevfikleşebilirdim! Yani, sapıtabilirdim!.. Çok şükür ki inanıyorum amelsiz de olsam! Külli amelsiz de değilim! Gücüm nispetinde! Gaflet ve dalalet olmadığı sürece dikkat ediyorum amellerime! Çok içtim rakıyı ve şarabı! İnanın namazdaki huşuyu, secdedeki derin teslimiyeti dünya dolusu rakıya ve şaraba değişmem! O sarhoşluk bir başkadır! Rab ile Kur’an ile sarhoş olmak kadar güzel bir şey yoktur dünyada…

Ben böyle düşünüp böyle yazdıkça bazen ‘tebliğciler’ çıkar karşıma! Önce dinlerim onları… Sonra bakarım hallerine… Kendilerine tebliği unutmuşlar beni bulmuşlar! Yahu gidin evinize önce aynaya bakın ve kendinize tebliğinizi bir yapın sonra bana gelin diyorum! Sanki cennetin tapusu ceplerinde ve kendilerini kurtarmışlar sıra bana gelmiş tövbe, tövbe…

Yahu Melek yaratılmadık! İnsanız! Elbet ki günahkârız! Fakat elimizden geldiği kadar bilinçli günahlardan kaçındık! Gaflet ve dalalet ise her zaman örümcek ağı gibi sardı her yanımız! Tek korkum ‘kul hakkı’! Yarın öteye ‘kul hakkı’ ile gitmek korkutuyor beni! Yoksa ölüm vız gelir tırıs gider! Biz ölümsüzlüğü tattık ölüm bize ne yapsın! Zaten kefenliyiz! Kefenli insan ölümden korkar mı?! Bizi korkutan ölüm değil yarın öbür tarafta ne cevap vereceğiz?! Tek korkumuz budur.

Kitaplar benim için gökteki yıldızlar gibidir! Işıl ışıl… Fakat Kur’an GÜNEŞ gibidir! Ne demiş Seyit Kutup ‘Kur’an’ın Gölgesinde” Okudunuz mu tefsirini! Yıllar önce kaç sefer okumuştum. Kur’an’la aydınlanıyorum ama Kur’an’la yaşayamıyorum! Bu de en büyük eksiklik! Ne mutlu Kur’an’ın gölgesinde yaşayanlara… (Ne zaman Kur’an’dan ve dinden bahsetsem gerici/yobaz ve irtica damgasını yedim! Aslında aydın bir insanım. Bütün inançlara, düşüncelere ve fikirlere saygılıyım. Niçin bizim de inançlarımıza ve düşüncelerimize aynı saygı gösterilmiyor. Zaten Kur’an’la yaşayamadığımı söylüyorum. Keşke yaşayabilsek..!)”