Yakında Yayınlanacak Olan Yeni Kitabım, 15 Yıl İçinde Yazmış Olduğum Yazılarımın Işığında, Türkiye’nin Son 15 Yılında Yaşanan Olayların Perde Arkasını, Derinliğini ve Gizemini Anlatıyor!.. Muhsin AKIL

0
214

Muhsin AKIL

Hani bir söz vardır “Geçmişi olmayanın geleceği olamaz!” diye. İşte bu sözden ilham olarak ben de “Yazdıklarım Yazacaklarımın Aynası Oldu!” sözümün ışığı altında Türkiye’nin son 15 yılını mercek altına alarak derinliğine irdelemeye ve analiz etmeye çalıştım. Daha doğrusu 15 yıl içinde yazdıklarımın ışığı altında geleceği ışık tutmaya çalıştım. Yani, buna AYNA da diyebiliriz!.. Neden AYNA?! Çünkü aynalar yalan söylemez! Yanlış anlaşılmasın yazmış olduğum ve yakında yayınlanacak kitabımın ismi AYNA değildir. Şimdilik kitabımın ismini gizli tutacağım.

Bu kitabı yazmaktaki yegâne niyetim: Türkiye’nin son 15 yılına ışık tutmaktır. Aynı zamanda tanıklık ettiğim, içinde yaşadığım ve derinliğine gözlemlediğim Türkiye’nin bu 15 yılını bir kitaba sığdırabilmekti! Çok zor oldu ama başardım. Çünkü binlerce yazıyı irdeleyip, analiz edip eledikten sonra bir kitaba sığdırmak gerçekten kolay değildi!..

Bu kitabı yazmaktaki yegâne amacım: İnancım/davam, tarihim, kültürüm, vatanım, bayrağım uğruna yıllarca olağanüstü bir mücadele içinde edinmiş olduğum tüm bilgileri, tecrübeleri, düşünceleri yeni nesillere aktarabilmekti…

Bu kitabı yazmaktaki yegâne hedefim: Kendisini içinde bulunduğum Milli Görüş camiasından dolayı yıllar öncesinden tanıdığım; kişiliği/karakteri, inancı/itikadı/akidesi, ameli/icraatı/misyonu ile takdir ettiğim, sevip-saydığım, değer verdiğim, azmi ve mücadelesi karşısında hayran kaldığım, direnci/sabrı/azmi ile gerçek bir dava adamı olarak benimsediğim/önemsediğim şu andaki Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan ve liderliğini/başkanlığını yaptığı AK Parti’nin davasını DAVAM, sevdasını da SEVDAM, yolunu da YOLUM bildiğim için bu kitabı yazdım.

Bu kitabı niçin yazdığım hususunu anlatırken R. Tayyip Erdoğan ve AK Parti hakkındaki duygu ve düşüncelerime önyargı ile yaklaşanlar olabilir! Kitap okunduğu zaman inşallah onların da önyargıları kalkacaktır! Çünkü R. Tayyip Erdoğan ve AK Parti’ye olan gönül bağım ve desteğimin yanında bir o kadar da sitemlerim, eleştirilerim ve uyarılarım olmuştur. Zaten kitabı okuduğunuzda sitemlerimi, eleştirilerimi ve uyarılarımı da göreceksiniz.

Ben AK Parti kurulduğundan bu yana mücadelemi parti içinde değil parti dışında verdim! AK Parti’de hiçbir görev almadım! Hatta AK Parti’nin hiçbir zaman üyesi bile olmadım! Fakat AK Parti kurmayları dahil olmak üzere bakanlar, milletvekilleri, bürokratlar, il başkanları ve diğer irili-ufaklı yöneticiler ile mutlaka yakın temaslarım, birlikteliklerim, dostluklarım, istişarelerim, bilgi alış-verişim olmuştur. Aynı şekilde sadece AK Parti ile mi, diğer ana muhalefet ve muhalefet partileri ile de mesleğim gereği irtibatlarım, dostluklarım ve görüşmelerim her zaman olmuştur. Fakat benim gönül bağım, davam ve sevdam AK Parti ve R. Tayyip Erdoğan iledir.

Böylesi gönül verdiğim, sevdam dediğim, davam dediğim AK Parti ve R. Tayyip Erdoğan ile neden aynı çatı altında, sırt-sırta, kol-kola mücadele vermediğim konusu yıllarca benim için olağanüstü bir özel bir durumdu! Yani, çok özel mahremim  diyebilirim. Fakat aradan yıllar geçti, artık bilinmesinde herhangi bir sakınca görmediğim için anlatacağım.

Çiçeği burnunda, heyecanlı, aktif, dinamik genç bir delikanlı olduğum yıllarda (1980 öncesi) ülke gerçeklerini, devletin işleyiş çarkını ve dünyadaki gidişatı çok iyi anlayıp-görebiliyorduk. İşte o yaşlarda boyumuzun, zekamızın, seviyemizin çok çok üstünde bilgilere sahip olduk! Tabi ki çok okuyarak, çok iyi analiz ederek ve çok iyi kavrayarak! O yıllarda merhum/rahmetli Necmettin Erbakan hocamızın liderliğini/başkanlığını yaptığı MİLLİ GÖRÜŞ camiası, MTTB ve AKINCILAR teşkilatları içindeydim. Kanımızın kaynadığı, zekamızın fırladığı ve gözümüzün karardığı yıllar! Ve yıl 1980… 12 Eylül Darbesi…

İşte ben o gün yeniden doğdum! O gün gözümü yeniden açtım! O gün bambaşka bir Muhsin Akıl oldum! Çok okuyup çok yazıp ve çok analiz ettiğim için 12 Eylül Darbesini tüm derinliği ve ve bütün yönleriyle çok iyi anlayabiliyordum. Her şey derinlerde gizliydi!.. İşte o gün içinde bulunduğum siyasi çevre ile sessizce ve habersizce vedalaştım. Artık bambaşka bir Muhsin Akıl olacaktım!.. Zaten öyle de yaptım. Tabi ki yaşam şeklim/tarzım bir hayli değişmişti! Çünkü değişmek zorundaydı! Zaten mesleğim gazetecilik… O halde yolum, sonuna kadar hem de sınırsız bir şekilde açık…

Önce askeri, sonra polis, daha sonra da istihbarat çevreleri ile tanıştım. 2. Ordu Komutanlığının Konya’da olması bile bana yetti ve arttı… Ve DERİN GAZETECİLİK ta o zaman başlamıştı… Yegane amacım, derinlere, daha derinlere, çok daha derinlere dalarak ülkemizin geleceğini bu denli etkileyen ve devletimizin derinliğine (neler var neler yok diye öyle bir dalış yaptım ki) inanın bir daha çıkamadım. Ve tam 40 oldu… Aslında 1978 de diyebilirdim ama ben yine de 1980 diyerek derinlere ilk dalış yaptığım yılı da burada belirtmiş oldum. Ve derinlerde PKK ile karşı-karşıya geldim! Bana çok pahalıya patladı!.. Derinler de bugün Kontrgerilla dediğim örgütle de karşı karşıya geldim! Yine faturası çok pahalıya patladı!.. Derinlerde onlarla uzantılı mafyalarla karşı karşıya geldim… Sonuç yine aynı… Bir kere kefeni giymişiz, yola çıkmışız ve geri vites yok… Mutlaka ya başaracaksınız ya da öleceksiniz… Biz zaten kefenliyiz ve her gün ölüp-ölüp diriliyoruz. Hani bir şairimizin o güzel sözü var ya “Biz ölümsüzlüğü tatmışız, ölüm bize ne yapsın!” Derinler de da neler yoktu neler… Fail-i meçhuller, İstihbarat savaşları, Rant-çıkar ilişkileri, kılıfına uydurulmuş büyük vurgun ve soygunlar,  adam kayırmalar, ve profesyonel hırsızlıklar vs, vs…

Ve ben o yıllarda (yani 1980’li yıllarda) hem de derinlerde bir zamanlar adı Cemaat olan, sonra Paralel Yapı olarak bildiğimiz ve bugün eli-kanlı bir terör örgütü olarak karşımıza çıkan FETÖ’nün gerçek yüzünü (işte o yıllarda) aleni/çıplak olarak bütün gerçek yönleriyle görmüştüm! Ve o yıllarda Cemaat denilen bu din istismarcıları ile mücadele etmeye başlamıştım. İlk mücadelem FETÖ’nün salya-sümük ağlayan kasetlerini bulduğum yerde kırmak, yakmak ile olmuştu…  Rahmetli H. Mehmet Öztaş ve Musa Karakaya, Hidayet Onur, Kasım Karakurt o günleri hatırlar mı bilmem. Çünkü dördümüz de karşıydık, öfkeliydik bu Cemaat denen duygu sömürüsü yapan soysuzlara… Hatta bizim gibi gerçeği gören başka arkadaşlarımız da vardı…

Ben derinlere dalarak FETÖ’nün salya-sümük ağlayan kasetlerin ötesine geçtim! Nasıl bir sinsilik, nasıl bir kurnazlık ve nasıl bir duygu sömürüsü ile ta o yıllarda saf/temiz Müslüman halkımızı, gençlerimizi kendilerine çektiklerini görüp-şahit oluyorduk. Artık ne mal olduklarını çok iyi biliyorduk. Ve ilerde neler yapabileceklerini de ta o günlerde tahmin ediyorduk. Gerçi bunu en iyi bilenlerin başında rahmetli Necmettin Erbakan hocamız geliyordu. Aynı zamanda yine rahmetli üstat Necip Fazıl Kısakürek de FETÖ’nün ne mal olduğunu çok iyi biliyordu. Yani, bizim ahkam kesmemize gerek yok zaten bilenler biliyordu…

Bize göre sadece bilmek yetmiyordu! Mücadele etmek gerekiyordu…

FETÖ ile mücadelem 1980 yılında başladı. PKK ile mücadelem 1984 yılında başladı. Asıl emperyalist küresel güç Derin Dünya Devleti’nin Türkiye uzantısı Kontrgerilla dediğimiz Derin Devlet ile mücadelem işte o yıllarda başlamıştı. Yani 1980 Darbesi ile birlikte başladı demek istiyorum!

Artık kelleyi koltuğa almıştık! Artık kefenli geziyorduk! Artık her an ölümle (Azrail’le) burun-burunaydık. Artık girmiş olduğumuz yolun sonu yoktu!.. Normal bir hayatımız olamazdı. O yüzden üniversite hayatımız yarım kaldı! Aslında gazetecilik hayatım da yarım yarım kalabilirdi fakat rızk derdim olmasın diye mesleğimi(gazeteciliği) hiçbir zaman bırakmadım. Tabi ki patronsuz ve profesyonelce! Karışan olmamalıydı ki özgür bir şekilde istediğimizi yapabilelim! Kimse müdahale etmesin! Kısaca ben bunun adını yıllar önce Derin Gazetecilik koymuştum zaten. Yine de gazeteciliğim tam 40 yıl devam ettirdim. Evet, 40 yıl boyunca yapmış olduğum DERİN GAZETECİLİK!.. Şer Üçgeni kavramını Türkiye’de ilk ben kullandığım gibi DERİN GAZETECİLİK kavramını da belki de ilk defa ben kullanmışımdır! Araştırmalarım yanıltmadı ama yine de İnşallah yanılmıyorumdur. Derin Gazetecilik hikayemiz, serüvenimiz, maceramız tam 40 boyunca hiç aksamaksızın sürdü… Bu arada boş durmadım, Konya’da (kısa sürse de), İstanbul’da ve Ankara’da 40 yıl boyunca birçok gazete ve dergi de yayınladım. Hepsinin ömrü kısa oldu! Çünkü asıl işim Derin Gazetecilik değil mi?! Derinlere dalmıştık bir kere… Asıl işi derinlerde olan birisinin normal gazetecilik yapmasını bekleyemezsiniz! O yüzden ona hiç kimse iş vermez! Hiçbir yerde çalışamaz!

20 yıl kadar İstanbul… Daha sonra bir yirmi yıl kadar da Ankara… Zaten hepsi 40 yıl… Yine de Konya’dan uzak durmadım. Sık sık gelip-gittim Konya’ya… Konya-Ankara-İstanbul Üçgeni!.. Tabi ki Türkiye’nin birçok şehri dahil… Sahadaydık… Araştırıyorduk… İzliyorduk… İnceliyor, analiz ediyor ve yazıyorduk…

Geçen bu 40 yıl içinde neler yaşadık neler… Neler gördük neler… Çünkü BİZ Derin Gazetecilik yapıyorduk. Derinlerde çok şey yaşıyor ve çok şey görüyorduk!.. O yüzden bu gördüğümüz ve yaşadığımız şeyler bize gelecekte neler olabileceği konusunda az-çok tahminlerde bulunmamıza yardım ediyordu. 40 yıl boyunca da bütün tahminlerimizin yüzde 90’ı doğru çıkıyordu. 1982’de Ankara, Esenboğa Havaalanı’nda  Ermeni/Asala Terörü’nün olacağını bir hafta öncesinden öğrenmiştik! Ve yazmıştık da! Hem de Konya’da… Eski ismi Konya’nın Sesi yeni ismiyle Anadolu’da Bugün Gazetesi’nde: “Uçakla Gelen Bomba!” diye haber yapmıştık. Ben de bir hafta Ankara’da Ulus’ta ANKA (Haber Ajansı) ofisinde (hayal-mayal hatırlıyorum) Halil Nebiler vardı (o hatırlar mı bilmiyorum). Halil Nebiler’e söylemiştim. Önce inanmamıştı. Sonra, yani bir hafta sonra Esenboğa Ermeni/Asala Terör eylemi gerçekleşti. Ve bu terör olayını Ankara’dan haber yapıp gazetemize göndermiştim. 11 Eylül Terörü’nün olacağını da 3 ay öncesinden bilgimiz vardı! Ve Ankara’da bir grup gazeteci arkadaşıma bahsetmiştim. Önce inanmamışlardı. Ama 3 ay sonra bu olay gerçekleşince o gazeteci arkadaşlarımın hepsi benden uzaklaştı. Bir daha bana selam bile vermediler! Daha sonra 28 Şubat, Balyoz, Ergenekon vs. daha birçok olayı öncesinden biliyorduk! Bazılarını haber yapmıştık! Bilhassa CHP, MHP  kasetleri!.. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın gitmesi yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun gelmesi! Bir hayli ses getirmişti bu iddiamın gerçekleşmesi. Çünkü yine birkaç ay önce Anayurt Gazetesi’nde böyle bir olayın olacağını yazmıştım. Hatta sıranın MHP’ye de geldiğini de.. MHP’nin de başına benzer bir kaset musibetinin geleceğini… Peki, Reha Muhtar ne yaptı?! Vatan gazetesinde iki gün benden bahsetti… Bu benim için hiç de iyi olmadı… Bütün gazete ve televizyonlar günlerce peşime takıldı… Meşhur olmak, şöhret olmak, önplana çıkmak istemiyordum!  Eh, ben de bir süreliğine de olsa Ankara’dan uzak durmak zorunda kaldım. Soluğu Antalya’da aldım. Ben Antalya’da iken yazmış olduğum gazete sahibi rahmetli Naci Alan aracılığı ile Yılmaz Ateş benimle görüşmek istemiş. Ve görüştüm de… Konu kaset… Daha sonra da Deniz Baykal… CHP’den istifa eden Genel Başkan Deniz Baykal ile Antalya’da görüşmüştük. Tabi ki bu görüşmeyi bize sağlayan CHP Genel Başkan Yardımcısı Yılmaz Ateş’ti. Yılmaz Ateş sevip-saydığım, güvendiğim bir değerli siyasetçi idi. Bana bir tek o inanmıştı. Yılmaz Ateş’in bana olan samimiyeti, inancı yeterli olmuştu.  Deniz Baykal ile görüşmemi de Yılmaz Ateş sağlamıştı.  Ve 17-25 Aralık FETÖ Yargı-Polis Darbesi’ni de önceden biliyorduk. Devleti uyarmıştık. Aynı zamanda siyasi partileri de… Aynı zamanda 15 Temmuz Darbesi’nin olacağını da öncesinden haberdar etmiştik. Tabi ki darbe tarihini bilmiyorduk. Ama böyle bir darbe teşebbüsünde bulunacaklarından haberimiz vardı. Derin Gazetecilik bize neler yaptırmıyordu ki… Dahası da AK Parti’ye yönelik kirli oyunları, tuzakları, tezgahları da öncesinden haber ediyorduk. Asıl önemlisi Türkiye üzerinde oynanan oyunlar da diyebiliriz buna. Çünkü AK Parti ve R. Tayyip Erdoğan’a yapılan her hareket, her eylem, her saldırı ve AK Parti ve R. Tayyip Erdoğan’a kurulan her tuzak, her oyun, her tezgah aslında Türkiye’ye yapılıyordu. Yani, devletimize ve milletimize yapılan saldırılardı. Devletimize ve milletimize kurulan tuzaklardı. Emperyalist küresel şer güçler Türkiye’yi parçalamak içindi hepsi…

Derinlerde geçen 40 yıl sonra adımız Derin Devlet’in adamına da çıktı. Aynı zamanda istihbaratçı; askerin, polisin, MİT’in adamı da dediler… Çamur at izi kalsın! Ergenekon kapsamına soktular! FETÖ benimle çok uğraştı! Teröristbaşı Fethullah Gülen hakkımda ta Amerika(Pensilvanya)’dan dava açtı! Mahkemelik olduk. FETÖ’cü savcı Zekeriya Öz peşime Gizli Tanık taktı. Hakkımda yüzlerce sayfa rapor hazırladı. Amacı Silivri’ye tıkmaktı ama başaramadı… Gerçi benimle tüm FETÖ’cüler uğraştı… Bilhassa FETÖ’cü polisler… Bu arada Sahte Derin Devlet’in eski kalıntıları da çok uğraştı…  Kaç kez suikast düzenlediler. Ama şükür ölmedik hala sağız. Çünkü ömrü Allah vermişti Allah alacaktı. Allah’a bir can borcumuz vardı. O’nu da zaten günü/saati gelince vereceğim. Derinlerde başımıza gelmedik musibet kalmadı!.. Her yönlü darbe alıyorduk. Hepsi de normal/rutin yaşantımızı olağanüstü etkiliyordu. Elbet ki ekonomik yönden hep sarsıntılı bir hayat yaşamışızdır. İki yakamız biraraya gelmiyordu… Aslında bu konularda anlatacağım o kadar çok şey var ki… Fakat şu an yeri değil… Zaten yakında yayınlanacak olan kitabımda az-çok hepsi var!..

Bu kadar uzunca izah ettim ki kolay anlaşılsın… Evet, bu kitabı yazmaktaki yegane amacımı daha önce aleni/açık bir şekilde izah etmiştim. Fakat ne kadar bahsetsem de yine de yetersiz buluyordum. Ancak kitap yayınlanır ve okunduktan sonra ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Yakında yayınlanacak olan kitabım, Türkiye’nin son 15 yılını mercek altında anlatıyor! Yani, Türkiye’nin son 15 yılına farklı bir pencereden ve derinden bakıyor! Daha doğrusu Türkiye’nin son 15 yılına neşter atıyor! KISACA: Türkiye’nin son 15 yılında yaşamış olduğu olayları ve geçirmiş olduğu evreleri yatay, dikey ve derinliğine analiz ederek gelecekte neler olabileceği konusunun ipuçlarını veriyor!..