Korona/Karantina Günlükleri -2- Konya-Ankara-İstanbul Üçgeni’nde 40 Yıllık DERİN GAZETECİLİK!.. Muhsin AKIL

0
208

Muhsin AKIL

Tam 40 yıldır gazetecilik ve yazarlık yapıyorum. Fakat herhangi bir gazetede sigortalı/kadrolu çalışmışlığım yoktur! Sadece 1982’’li yıllarda Konya’da Anadolu Bugün gazetesinde 6 ay kadar sigortalı çalışmışlığım olduğunu hatırlıyorum. Oysaki 6 ay değil iki yıl kadar çalışmışlığım var! Hatta Anadolu’da bugün gazetesinin asıl ismi Konya’nın Sesi’ydi. Daha sonradan ismi değişerek Anadolu’da Bugün olmuştu. Hem Konya’nın Sesi hem de Anadolu’da Bugün olarak iki yıl bu gazetede çalışmışlığım vardır. İki yıl boyunca bu gazetenin her şeyiyle ilgilendim. Eleman, basın ilan, teknik, kağıt, matbaa vs. her şeyiyle… O yıllarda aynı gazetede beraber olduğum Saffet Yurtsever, Kemal Soylu, Yusuf Vatankurtar, (Rahmetli Ali İhsan Vatankurtar’ın oğlu), Mustafa Kaptonoğlu, Bünyamin Koyuncu, Fazıl Cömert, Necati Akıncı ve daha birçok arkadaş çok iyi bilirler. Aynı zamanda gazeteye hem haber yapıyor hem de köşe yazıları yazıyordum. Öte yandan İstanbul merkezli Türkiye genelinde yayın yapan Milli Gazete ve Yeni Devir gazetelerinde yazılarım ve haberlerim yayınlanıyordu. Yeni Devir’de ne kadar Muhsin Akıl ismimi kullanıyorsam da asıl mahlas olarak Abdülmuhsin Garibcan ismini kullanıyordum. İslami, siyasi ve debei yazılar yazıyordum Yeni Devir’de. Saffet Yurtsever’in Konya Temsilciliği yaptığı dönemde Milli Gazete’de ise haber… Anadolu’da Bugün daha önce (Ahmet Çobanoğlu) döneminde sol görüşlü bir gazeteydi. Gazete el değiştirdikten sonra muhafazakar/sağ bir çizgide yayın yapmaya başladı. El değiştirmesine rağmen hiçbir çalışanını işten çıkarmadı. Çalışanlar bir süre devam ettiler daha sonra kendi istekleriyle ayrılmışlardır. Bu durumu Sabit Horasan, Kemal Soylu, Saffet Yurtsever, Rahmetli Şenyurt Özbay çok iyi bilirlerdi. Hatta o günün diğer gazete patronları ve gazetecileri de bu hususu çok iyi bilirler… Bilhassa o dönemin Gazeteciler Cemiyeti Başkanı rahmetli Rıdvan Bülbül ve rahmetli İbrahim Sur ağabeyler.

Anadolu’da Bugün (eski ismi ile Konya’nın Sesi) gazetesi çok büyük ekonomik sıkıntı ve personel sıkıntıları yaşadı. Gazete ne zaman bir sıkıntıya girse elimi taşın altına koyardım! Kağıt mı bitti Mustafa Bahçıvan imdadımıza yetişirdi. Matbaa arızalandı mı Türkiye’de Yarın’da basılırdı. Personele mi sıkıştık, kolları sıkar sıfırdan gazeteci alır ekip yetiştirirdik. Bir örnekle izah etmek isterim. Yanılmıyorsam yıl 1982… Anadolu’da Bugün’de muhabir olarak bütün personel (haklı gerekçelerle!..) gazeteyi terkettiler. Yani istifa ettiler. Geriye birkaç kişi kalmıştık. Bunlardan birisi Kemal Soylu idi. Kemal Soylu’nun sadakati hoşuma gitmişti. Ve güven vermişti. Kemal Soylu kardeşim Spor sayfasını üstlendi. Ben de 1. Sayfa ve diğer sayfaları… Fakat o kadar zordu ki… Bazen diğer gazetelerdeki bazı arkadaşlardan haber konusunda destek alıyorduk.  Biz Ali İhsan Vatankurtar, Bünyamin Koyuncu ile ne yapacağız diye kara kara düşünürken birden aklıma Bekir Yürür Daktilo Kursu geldi. Bekir hocayı çok iyi tanıyordum. Çünkü ben de daktilomu o kursta geliştirmiştim. Gittim Bekir Yürür’e bizim gazeteye çok iyi daktilo bilen üç-beş eleman lazım dedim. Bekir Hoca da kurs senin, al istediğini dedi. Ben de Miyase Eroğul ve Hatice-Naciye ikizleri tercih ettim. Dışarıdan da birkaç kişi.. Ve gazetedeki eleman eksikliğini gidermiş olduk. Miyase Eroğul, Hatice ve Naciye ikizlerin gazetede inanın çok büyük emekleri ve hizmetleri oldu. Çok büyük sıkıntılara katlandılar. Bunu en iyi bilenlerden birisi Mustafa Kaptonoğlu’dur. Hatta o yıllarda Konya gazetelerinde çalışan hiçbir bayan yoktu. O yüzden bir hayli yadırgamışlardı… Ama sonra alışıldı…

Ve rahmetli Orhan Samur ve Hilmi Tutar aramıza katılmıştı. Her ikisi de başarılıydı. Hilmi Tutar yakınımdı. Orhan Samur ise  Lise’den sınıf arkadaşımdı. Orhan Samur edebiyata merakını Lise yıllarından bilirim. Çok güzel öyküler yazardı. Ayrıca Orhan Samur ile unutamayacağımız anılarımız var!..

Orhan Samur rahmetliyi, gazeteciliğe ben teşvik ettim. Zaman zaman Sille yolundaki evlerine gider sohbet ederdik. Onu sürekli gazeteci ve yazar olmaya teşvik yönünde telkinlerim oldu. Kaleminin iyi olduğunu, güzel öyküler yazdığını söyleyerek gazeteci olmasında bir hayli telkinlerim olmuştur. Oysaki ilk sıralar rahmetli Orhan Samur’un yapabilir miyim yapamaz mıyım diye biraz korkusu vardı. Fakat ne yapıp-edip benim haberim yokken gazeteci olmaya karar vermiş! Aradan bir süre geçtikten sonra bir gün Konya Postası’na Durmuş Alagöz ve İbrahim Sur ağabeyin ziyaretine gitmiştim. Bir de ne göreyim Orhan Samur orada işe başlamış! Fakat gazeteci olarak değil: getir-götür işleri.. Bize çayları Orhan getirmişti. Bu durum gücüme gitmişti. En samimi arkadaşımın çay getirmesi!.. Bizim gazeteye gelmediği için üzülmüştüm. Gazeteye (Anadolu’da Bugün’e) geri döndüğümde bizimkilere bahsettim Orhan’dan. Ne yapın-edin Orhan Samur’u burada çalışması için bir an önce davet edip teklifte bulunun ama benim söylediğimi kesinlikle bilmesin çünkü gurur meselesi yapar dedim. Fazla bir süre geçmeden Orhan Samur’u Anadolu’da Bugün kadrosuna dahil edebildik. Kısa bir zaman öyle başarılar gösterdi ki… Aynı başarıları Hilmi Tutar da göstermişti. Zamanla her ikisi de tek başlarına bir gazeteyi yönetecek duruma gelmeyi başardılar. Hatta Orhan Samur daha sonraki yıllarda yeniden Konya Postası’na dönüş yaptı ve orada gazetenin Yazı İşleri Müdürlüğü’ne kadar yükselmişti. Ve yıllarca da Konya Postası’nda çalıştı. Ta ki o üzücü/elim olay oluncaya kadar!..

Rahmet Orhan Samur ile hiç unutmadığım ve asla da unutmayacağım bir anımdan bahsetmek isterim. Aradan yıllar geçmişti. Ben İstanbul’dayım. Mesleğimi İstanbul’da devam ettiriyorum. Ara-sıra Konya’ya gelip-gidiyorum. Yine Konya’ya geldiğim bir gün önce evime uğrayıp ailemle hasret giderdim. Birkaç gün sonra İstanbul’a dönmeden önce rahmetli Orhan Samur’u ziyaret etmek için Konya Postası’na gitmiştim. Orhan beni görünce kolay kolay salar mı… O yüzden birkaç saat sohbet ettik. Fakat o gün rahmetli Orhan’ın beni oyalamasının sebebi ertesi gün Beyşehir’e aile ve arkadaş çevresiyle gidecekleri geziye beni de götürmekmiş. Benim de Beyşehir gezisine katılmamı istedi. Ben yarın İstanbul’a döneceğimi söyledim. Orhan  üzülmüştü. Öyle bir bakışı vardı ki hala unutamam. Ve o akşam Orhan Samur’un davetini geri çevirmem beni çok üzmüştü. İçime bir uhde düştü. Ve İstanbul’a gitmeyi birkaç gün daha erteledim. Gerçi Orhan ve arkadaşları Beyşehir’e gitmiş de olabilirlerdi. Vakit kaybetmeden Orhan Samur ve arkadaşları ile Beyşehir gezisine katılacağımı söylemek için Konya Postası gazetesine  gitmek için evden çıktım. Vakit ikindi üstüydü… Gerçi Orhan ve arkadaşları Beyşehir’e gitmiş olabilecekleri ihtimalini de düşündüm. Hiç olmazsa önce Konya Postası’na uğrayıp gidip-gitmediklerini öğreneyim dedim. Tam Konya Postası önüne gelmiştim ki Konya Postası muhabiri gazeteci Çiğdem ile karşılaştım. Çok üzgün, bitkin ve gözleri doluydu. Sordum “Çiğdem kardeşim hayırdır nedir bu halin, ne oldu?”) Çiğdem: “Sorma Muhsin abi, acımız büyük, Orhan abi ve ailesini kaybettik. Beyşehir’de boğuldular” der demez bir anda yıkıldım. Dizlerimin üzerine çöküvermiştim. Gözlerim doldu. Yüreğim yandı. Eyvah diyerek acımı içime gömdüm. Beni, Çiğdem kardeşim sakinleştirmişti.  Kolay mı hem 3-4 yıl lise arkadaşlığı ve daha sonraki yıllarda meslektaşım… Aşağı-yukarı 10 yıla yakın bir kardeşlik, arkadaşlık… Nice günlerimiz geçmişti Orhan Samur ile… Lise’den Mehmet Heybetli ve Hamdi Yiğit arkadaşlarım çok iyi bilirler..  İşte beni en çok üzen olaylardan birisidir. Allah(cc) rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun diyorum.. Aynı zamanda kaybettiğimiz -rahmetli olan-  bizden yaşça büyük veya küçük tüm meslektaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum…

Anadolu’da Bugün’de öyle günlerimiz geçti ki… Parasızlık, çaresizlik diz boyu… Hiç unutmam gazetedeki sıkıntılardan dolayı 6 ay kendi evime gitmediğim günler oldu. Gazetede yatıp-kalkıyordum. Bu mesleğin sevdalısı olmuştuk. Bu meslek ruhumuza işlemişti. Bir de karşılıklı sevgi-saygı vardı. Herkes birbirini çok iyi bilirdi. O yıllarda yaşta benden büyük ve akıl danıştığımız ağabeylerimiz vardı. Şimdi çoğu rahmetli oldu. Bunlar arasında başta Rıdvan Bülbül, Mehmet Gazel, İbrahim Sur, Galip Yenikaynak, Nail Bülbül, Orhan Berk, Seyit Küçükbezirci… Ve yaşıtlarım olan gazeteciler arasında Orhan Samur, Ali Akgül ve şu anda ismi aklıma gelmeyen diğer gazeteci arkadaşlarımız…

Ve rahmetli Ali Akgül ile geçen anılarım… 1980’li yıllarda Konya’nın Sesi (Anadolu’da Bugün) gazetesinde iken yanıma çok sık gelip-giden, sevip-saydığım Ali Akgül’ü nasıl unutabilirim! İmam Hatip’te okuyordu. Sürekli ziyaretime gelirdi. Ve bir gün gazeteci olmak istediğini söyledi. Ben de neden olmasın dedim. Önce inanamadı sonra benim olur dememe çok sevindi. Kısa bir süre sonra Ali Akgül aramıza katıldı. İmam Hatip talebesi, namazında-abdestinde… Rahmetli Ali Akgül gazetedeki eksiklerimizi gideriyordu. Kağıt, evrak, matbaa, kırım, basın ilan vs… Birkaç ay sürmedi Ali Akgül ortada yok. Artık gelmiyor. Ben de merak etmeye başladım. Hatta içimden ‘Demek ki geçici bir hevesmiş’ dedim. Bir gün Yeni Meram’a hem Mustafa Bahçıvan abiyi, Selahattin enişteyi, hem de Mehmet Gazel ağabeyi ziyaret etmek için gitmiştim. Mustafa Bahçıvan ve Selahattin Enişte ağabeylerle kısa sohbet ettikten sonra Mehmet Gazel ağabeyin yanına gittim. Bir de ne göreyim! Bizim rahmetli Ali Akgül yanında… İnanın çok şaşırdım… Mehmet Gazel abi hemen söze girdi “Muhsin kardeşim ben Ali Akgül’ü sizden çaldım. Bir haftadır da burada çalışıyor. Yani yanımda. Ehil ellerde.” Mehmet Gazel ağabeyi çok severdim. Nasıl olsa Ali Akgül’ün gazetecilik merakı devam ediyor ya.. Ha bizim yanımızda çalışmış ha Mehmet Gazel abinin yanında, ne farkeder dedim… Benim böyle düşünmemem de rahmetli Mehmet Gazel ağabey çok sevinmişti… Ali Akgül rahmetli önce biraz sıkılsa da sonra açıldı. Ve benim gözyummama da çok sevindi. Ve Ali Akgül gerçek bir ustanın elindeydi. Belki böylesi daha hayırlı oldu. Yıllar sonra Ali Akgül Konya’nın sevilip-sayılan, profesyonel, birçok ödüller almış bir gazetecisi oldu… Fakat ne acıdır ki Ali Akgül de kaybettik. Hem ustası (ki ustamız) Mehmet Gazel ağabeyi hem de değerli kardeşim Ali Akgül yoktu artık aramızda…  Hem Mehmet Gazel’in hem de Ali Akgül’ün vefatlarını İstanbul ve Ankara’da iken geç öğrendiğim için cenazelerine katılamadığıma hala üzülürüm. Allah(cc)’tan her ikisine de rahmet diliyorum.

Fazla sürmedi Anadolu’da bugün el değiştirdi. Gazeteyi Özkaymak firması (Rahim Özkaymak) satın aldı. (kısa bir süre önce öğrendim maalesef Rahim Özkaymak da rahmetli olmuş. Allah rahmet eylesin.) Gazetenin başına İhsan Kayseri ağabey geçti. Hatta Muzaffer Kırmacı, daha sonra Ahmet Polat ağabey… Hilmi Tutar ve Ben Anadolu’da Bugün’de çalışmaya devam ettik. Fakat kısa bir süre sonra ben gazeteden ayrıldım. Rahmetli Rıza Poçan ile birlikte Sorgu’yu çıkartmaya başladık. Sorgu’nun Yazı İşleri Müdürlüğü’nü üstlenmiştim. Rahmetli Rıza Poçan ile de iyi-kötü anılarımız vardır. Bir yıl kadar sonra rahmetli Rıza Poçan ile yollarımızı ayırdık. Ben bu sefer Haftalık Objektif gazetesini çıkartmaya başladım. Bana en büyük desteği Saim Elmas vermişti. Gazetenin tüm yükünü omuzlanmıştı. Yazı işleri müdürlüğünü üstlenmişti. O’nu hiç unutamam. Benim yüzümden bir hayli sıkıntı çekti. Hele gazetenin görkemli açılışı… Objektif gazetesinin açılışını Konya Valisi Rahmetli Kemal Katıtaş yapmıştı. Kemal Katıtaş’ı Konya’ya vali olarak tayin edilmeden önce de tanıyordum. İstanbul’da bir akrabası vasıtasıyla!.. Fakat bunu Konya’daki gazeteci arkadaşlarımdan kimse bilmiyordu. Yıllarca da bilmedi.  Kemal Katıtaş, Malatya Darende ilçesindendi… Biraz benim Konya’da uzun süre kalmamın sebebi Vali Kemal Katıtaş’tı. İstanbul’a dönmemi istememişti. Fakat İstanbul’a dönmek zorundaydım. Objektif gazetesini kapatıp İstunbul’a döndüm. İstanbul’da ise Türkiye’de Rapor gazetesini çıkartıyorduk. Bu arada Konya Valisi Kemal Katıtaş hala Konya’ya dönmem için telefon açıp baskı yapıyordu.

Yıl 1986,İstanbul’da bir pazar günü. Türkiye’de Rapor gazetesinde haberleri yazıyorum. Hatta pikaj, montaj vs… Ve büyük bir patlama… Büyük bir yangın… Ve ben içindeyim… Ölümcül bir şekilde yanmışım… Birkaç ay yoğun bakım… Uzun süre tedaviler… Ve Konya’ya dönüş… Bu sefer mecburduk sargılar içinde Konya’ya dönmeye… Konya’da uzun süren bir tedavi.. Ve 6 ay kadar sonra ayağa kalkabildim. Hastaneden çıkar çıkmaz hemen bir ofis tutup gazete çıkarmaya karar verdim.Tekrar Objektif gazetesini yayınlamaya başladım. Burada da en büyük desteğim Duran Çölcü olmuştu. Bir de yeğenim İsmail Uyar… Objektif gazetesine emek verip destekleyen daha birçok isim vardır… Tahminim yıl 1987 idi. Vali Kemal Katıtaş’ı kalp krizinden kaybettik.

Gazetecilik hayatım uzun yıllar İstanbul’da geçti. Türkiye’de Rapor, Haber’de Damga gibi gazeteler çıkartmıştık. Zaten İstanbul hayatımı yazmış olduğum Yılanların Öfkesi romanında işlemiştim. Tam 20 yıl İstanbul… Bir 20 yıl kadar da Ankara… Zaten Konya’dan 40 yıl uzak kaldım. Fakat Konya’ya çok sık gelip-gittim. Uzak durmadım Konya’dan. Ankara’da ulusal Anayurt gazetesinde 10 yazıp-çizdim. Rahmetli Naci Alan ağabey vefat edinceye kadar… Anayurt’taki yazılarım bir hayli ses getiriyordu. Hatta her hafta manşetlik haberlerimde oluyordu. Gazeteci-yazar olarak Türkiye’de asıl tanınmam Anayurt’ta oldu. Türkiye’deki birçok önemli olayı öncesinden bilip-yazıyordum. Ve birden gündeme oturuyor ve ses getiriyordu. Aynı zamanda değerli dostum/ağabeyim Yahya Efe’nin EFECE HABER internet sitesinde uzun süre yazıp-çizdim. Yahya Efe aynı zamanda Anayurt gazetesi yazarıydı.  Efece Haber’de genellikle serbest, anı-günlük, tarihi, edebi ve psikolojik yazılar yazıyordum. Asıl Anayurt’taki ses getiren yazılarım diyeceğim!.. Sebebi ise araştırmacı ve istihbaratçı yönümden kaynaklanıyordu! Yani, derin gazetecilik de diyebilirim buna! Devletin bütün istihbarat birimleriyle içli-dışlıydım. Güvenirliğim ön plandaydı. Askeri, Emniyet, Jandarma, MİT….  Fakat bu yönümü kimse bilmezdi. Hatta 30 yıl boyunca kimse bilemedi. Bilinmemesi gerekiyordu. Ailem bile 30 yıl sonra öğrendi. Deşifre olmuştuk. Nasıl ki yılarca devlete düşmanlık eden PKK başta olmak üzere bütün terör örgütleri ile birlikte FETÖ ile de mücadele ediyorduk. Bizim FETÖ mücadelemiz 1980 yıllarda başlamıştı. Bu konuda yılarca mücadele edip devleti raporlarla uyardık. Yazılarımızla uyardık… FETÖ’nün başdüşmanı olmuştum. FETÖ’cüler beni çok iyi tanırdı. Hattımı adımı potansiyel tehlikeli bir adama çıkartmışlardı. Hatta FETÖ elebaşı Fethullah Gülen ta Amerika Pensilvanya’dan hakkımızda dava açmıştı!.. Maalesef FETÖ ile amansız mücadelemizden dolayı beni de Ergenekon’a dahil ettiler. Yanıma da birilerini sızdırmışlardı. Zekeriya Öz tarafından özel olarak gönderilmiş birisi vardı ki o da FETÖ  ajan çıkmıştı. Beni ve çevremi FETÖ’ye fişliyordu! Burada anlatmam uzun sürer. Google “Gizli Tanık Akdeniz” diye girerseniz her şeyi bulursunuz. Bu FETÖ ajanı sayesinde hakkımda büyük bir istihbarat raporu düzenlemişler. Bunun 100 sayfa kadarı internete sızmıştı. Belki hala internette duruyordur. Benimle ilgili ne iddialar ne iddialar… Ankara’da 30’a yakın hücre evim varmış. Askeriye ile içli-dışlı imişim. Bir siyasi parti binasının bodrum katında uzun namlulu silahlar saklıyormuşum. Üzeyir Garih’in ölümünde parmağım varmış. Şu meşhur Yeşil lakaplı Mahmut Yıldırım’ı bile ben saklıyormuşum! Mafya dünyası ile yoğun ilişkilerim varmış… Falan… Falan… Uzun hikaye… Hepsi yalan-dolan ve iftira…  Ne de olsa derin gazetecilik yapmanın bedelini maalesef bu tür iftiralarla, bu tür tuzaklarla ve bu tür ithamlarla ödemek zorunda kaldık… Gerçi beni tanıyanlar çok iyi tanır!.. Elbet ki kusurlarımız, hatalarımız, zaaflarımız olmuş olabilir. Belki de yüzden bu tür tuzaklara çekilmek istendik. Ne de olsa düşmanlarımızın sayısı artmıştı. Biletimi kesip öldürmek isteyenler bile çıktı! Birkaç suikast de atlatmıştım… Öldürmeyen Allah öldürmüyordu… Maalesef ne kadar gazeteci-yazar da olsak devlet düşmanlarıyla uğraşmak için girmiştik büyük bir bataklığa ve bu büyük bataklıktan çıkması da o kadar çok zor oldu ki…  Elbet ki bu bataklığın bazı izleri üzerimize sıçramış olabilir. Bu izler zor silinecek gibi…O yüzden de beni çoğu eski dostlarım yanlış tanıyor olabilir!.. Onlara da saygılıyım…

Anayurt gazetesinden ayrıldıktan sonra yine Ankara’da kendi iş yerimi kurdum. AKİL YAYINEVİ ve Aylık siyasi bir dergi çıkartmaya çalıştım. Derginin ismi: Türkiye’de ve Dünyadaki Olaylara AKİL BAKIŞ isminde Haber-Yorum-Strateji dergisi… İlk önce (deneme) beş-altı sayı çıkarttık.. Tuttu da… İleride dergiyi devam ettirmeyi düşünüyoruz. Şimdilik ara vardık.  Bu arada Film şirketi macerası… Sinema-dizi dedik ama tutmadı!.. Bize çok pahalıya patladı… Tam 5 yılımızı alıp götürdü. Ağzımız yandı, dersimizi aldık ama maddi ve manevi yönden de bir hayli sarsıldık. Bedeli ve faturası çok pahalı oldu!.. Bu sefer kendi yazmış olduğum kitapları basmak, yayınlamak için AKİL YAYINEVİ’ne ağırlık verdik. Nihayetinde kendi yayınevimiz adıyla son 3 kitabımı yayınlayabildim. Derin Görev (Yılanların Öfkesi 2), Derin Milletin Aylak Sesleri KUMPAS (Yılanların Öfkesi 3) ve 1800 yıllarda Konya Hadim İlçesinde (Hadim aynı zamanda benim ilçem) yaşamış büyük İslâm Alimi Ebu Said Muhammed HADİM Hazretlerinin hayatını roman olarak yayınladım.

Tam 40 yılın gazetecilik ve yazarlık birikimini neye borçlu olduğumu çok iyi bilmeme rağmen değerli okuyucularımın da bilmesinde fayda gördüğüm için bu sefer böyle bir yazı kaleme aldım. Korana ve karantina günlerinde biraz NOSTALJİ olsun istedim. Her şeyden önce tam 40 yıldır gündemi iyi takip ederek o günün önemli olaylarını irdeleyerek farklı bir bakış açısıyla okuyucularıma sunmaktı… Daha doğrusu araştırmacı gazetecilik de diyebiliriz buna… Fakat asıl gayemiz devletimizin ve milletimizin bekasıdır. Ben yıllarca bu amaçla gazetecilik ve yazar olmayı tercih ettim. Ve yıllarca davama, devletime ve milletime hizmet etmek için gazetecilik ve yazarlık yaptım  O yüzden de 40 yıllık gazetecilik ve yazarlığım DERİN geçti!..